Hukuk Metinleri

Hukuk çevirisi denildiğinde dikkate alınması gereken ilk şey bu belgelerin neden gerekli ve neden bu kadar önemli olduğudur. Ülkeler arasındaki gelişen ilişkiler, uluslararası örgütler ya da uluslararası hukuk konuları olarak bilinen çok daha belirgin organları beraberinde getirmektedir, ve artan bir şekilde birbiriyle bağlantılı dünyada insanlar, günlük yaşamlarına yeni önem kazanan çeviriyi katmaktadırlar. Giderek kendimizi devletten ziyade, uluslararası bir gerçekliğe aitmiş gibi hissetmekteyiz, işte bu yüzden yaşamın tüm yönlerinin günümüzde çeviri ve hukuka bağlı olması bir istisnası değildir. Peki hukuk çevirisinin amacı nedir? Hukuk çevirisi, yeni bir AB tüzüğünün yürürlüğe konulmasından sonra yapılan bir basın toplantısının çeviriyazısı ile birlikte hukuk ile ilgili olan tüm konuları kapsamaktadır. Her metnin kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. İşlevine ve kesin hükmüne göre az çok dikkatle ele alınmalıdır ve bu nedenle, eğer kaynak metindeki amaç erek metinde tekrar üretilmelidir. Yine de, bölüm 3'te ele alınan Hukuk Dili olarak adlandırılan bazı özellikleri paylaşmaktadırlar. Bununla beraber bu metinlerin, 3.bölümde de bahsedildiği üzere, hukuk dilini oluşturan bazı ortak özellikleri bulunmaktadır. Hukuk metinlerine teknik metinlermiş gibi yaklaşmamız gerektiği ya da kullandığımız sıradan dil gibi değerlendirip belirli (hukuki) amaçlar için uyarlamamız gerektiği üzerine tartışmalar devam etmektedir. Kesin olan şu ki, sıradan dile benzemektedir ve yine metin ve işlevine göre teknik bir metin olabilmektedir ve sonuç olarak meslekten olmayan kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Bu yüzden bu makalede, resmi ve temel bir bakış açısıyla, hukuk metinleri çevirisinin, örneğin belirli bir amaç için yazılmış bir dergiden alınmış olsa bile bir makaleye göre, daha karmaşık olduğunu, çevirirken daha kısıtlayıcı ve katı kurallara uyulması gerektiğini anlatan resmi yazılara yer verilecektir. Hukuk çevirileri farklı durumlarda kullanılabilmektedir: Bir ülkenin iki veya çok dilli olduğu ulusal durumlarda, uluslararası bir kuruluş söz konusu olduğunda veya aynı dili paylaşmayan iki veya daha fazla ülkenin istediği uluslararası bir antlaşmanın söz konusu olduğu uluslararası durumlarda ve hatta farklı hukuk sistemlerine sahip ve/veya farklı dilleri konuşan özel kişiler arasındaki yasal ilişkileri düzenlerken bile kullanılabilmektedir. Burada değinilen ulusal mevzuat, uluslararası hukuk belgeleri ve özel hukuk belgeleri, hukuk metinlerinin öne çıkan özelliklerinden sonra bu bölümün ikinci kısmında konuda anlatılmaktadır.

 

Hukuk Metinlerinin Özellikleri

Bir yazarın öne sürdüğü gibi, “Hukuk metinleri, onları diğer metinlerden ayıran üç özelliğe sahiptir: belirli bir üslup, belirli bir sözcük dağarcığı ve normatif bir metin” . Bu yüzden, ifade edildikleri hukuk sistemine özgü olsalar da, hukuk metinlerinin, yazıldıkları dilden bağımsız olarak, bazı özellikleri paylaştıklarını söyleyebiliriz.

 

Eğer hukuk metinlerini diğer metin türlerinden farklı kılan şeyin, yazıldıkları dil (Burada İngilizce, Hollandaca veya Fransızca gibi diller değil, sıradan dil yerine hukuk dili kullanımı kastedilmektedir) olduğu doğru kabul edilirse başka farklı kılan özelliklerin olduğu da kabul edilmelidir. Hukuk belgelerinin en önemli özelliği ‘strictu sensu’ , şüphesiz bu belgelerin kısıtlayıcı doğasının ve kanun koyucunun kararlarının hukuka yansımasıdır. Sadece metinlerin muhatapları için değil, aynı zamanda bu bölüm boyunca anlatıldığı üzere, metnin türüne göre çevirmenler için de farklı kısıtlamalar bulunmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, hukuk metinleri sadece bu metinleri normal ve hatta çok kolay gören metnin yazarı tarafından değil, çevirmenler tarafından da uyulması gereken kendine özgü üslup ve yapısal kurallara sahiptirler. Bunlar, özellikle metnin biçiminin, içeriği kadar önemli olduğu bazı metinlerde (örneğin, antlaşmalar ve sözleşmeler) özellikle daha fazla önem kazanmaktadır.

 

Genel olarak, bu eserle ilgili olan hukuk metinleri “yargı sürecinin parçası olan ya da olabilecek tüm belgelerdir” . Bu nedenle sadece yasa koyuculara değil, hukuki sürecin katılımcılarına (hakimler, avukatlar, tanıklar) ayrıca mahkemede kullanılmış ve kullanılmakta olan, hakimlerin karar metinlerinden, yorumlarına ve kararlarına, referans gösterdiği doktrinlere kadar ilgili her şeye değinilmektedir. Burada, yaklaşımlarımıza göre hukuk metinleri ile ilgili bazı sınıflandırmalara yer verilmektedir. Hukuki bir yaklaşım, her şeyden önce, resmi ve resmi olmayan metinler arasında ve daha sonra ilgili konu ve eylem kapsamı açısından bir ayrım sağlayacaktır. Dilbilimsel bakış açısıyla dikkate alınması gereken şeyler dildeki imalar ve çözümlediğimiz metnin söyleminin doğasıdır.

 

Hukuk metinlerini tanımlamak için dilbilim uzmanları tarafından birkaç sınıflandırma öne sürülmüştür, ancak tüm bu eser boyunca görüleceği üzere, bunların hepsi işlevden türetilmiştir. Dolayısıyla, öncelikle bir hukuk metni özel amaçlı bir metindir. Metnin işlev ya da işlevlerinin neler olduğu belirlenmelidir. Jumpelt ve Reiss gibi dilbilimciler hukuk metinlerinin bilgilendirici metinler olduğu sonucuna varmışlardır, yani okuyucuya bazı bilgileri vermeyi amaçlayan metinlerdir. Sarcevic’in, “yanlış yorumluyorlar”  sözüne katılmaktayız ya da en azından hukuk metinlerinin tam doğasını yakalamadıkları konusunda mutabık kalmaktayız: işlevleri bağlam ve tipolojiye göre değişebilmektedir. Sonuç olarak, hukuk metinlerinin bilgilendirici bir amacı olabilmektedir, ancak bu kesinlikle sahip oldukları tek işlev değildir. Sarceviç'in dediği gibi, “Hukuk metinlerinin ana işlevinin normatif veya düzenleyici olduğunu söyleyebilirim.”  çünkü normalde insanların emir cümleleri kullanarak nasıl davranmaları veya davranmamaları gerektiğini anlatır. Ancak, kendi bağlamından çıkarılırlarsa ve bir ders kitabına koyulurlarsa, edindikleri işlev farklıdır: böyle bir durumda aynı kelime ve kavramlar, öğrenciyi eğitmek dışında herhangi bir etki oluşturmamaktadır.

 

Aynı şey normatif metinlerde bulunan ama doğrudan hukuki etkisi olmayan doktrinler için de geçerlidir. Bu yüzden hukuk metinlerinin işlevi yapısal bir şeye bağlı değildir, ve iletişimsel durumu, metni oluşturan bağlamı ve metnin alıcısı belirlenmelidir. Sonuç olarak, aynı metin bir vatandaşın uymak zorunda olduğu buyurucu ve kural koyucu işlevli olabilmekteyken, bu yasaya tâbi olmayan üçüncü bir ülkenin vatandaşı için tamamen bilgilendirici bir amacı olabilmektedir.

 

O zaman hukuk metinlerini özel yapan şeyin işlevi olduğunu kabul etmekteyiz. Sarcevic’in de belirttiği gibi, hukuk kuramında, dilin iki işlevi vardır: düzenleyici (örn. kural koyucu) ve bilgilendirici (örn. tanımlayıcı). Buna göre, hukuk metinleri ağırlıklı olarak tanımlayıcı, ağırlıklı olarak tanımlayıcı ama tanımlayıcı ve tamamen tanımlayıcı  olarak sınıflandırılabilmektedir. İlk grup, hukuki metinlerden söz edildiğinde ilk aklımıza gelen belgelerden oluşmaktadır: yasa metinleri, yani “davranış kurallarını veya normları içeren düzenleyici belgeler” , bunlar da, yasalar ve yönetmelikler, sözleşmeler, tüzükler, antlaşmalar ve sözleşmeler, diğer bir deyişle hukukun yazılı kaynaklarıdır. Her iki işlevi de içeren karma bir kategori olan ikinci kategori “adli kararlar ile adli ve idari işlemlerde kullanılan belgeler” den oluşmaktadır. Oysaki üçüncü kategoride hukuk üzerinde az çok doğrudan ve görülür etkisi olan hukuk kaynakları yerine hukuk belgeleri olarak adlandırılan bağlayıcı olmayan okuma kitaplarının yanı sıra hukuk uzmanları tarafından yazılmış doktrin , deneme ve makale gibi bütün metinleri bulabilmekteyiz. Bu sınıflandırmanın, Bocquet’in normatif metinleri, hukuk metinleri ve doktrinlerden ayırdığı La traduction juridique: Fondement et méthode kitabındaki her birine ayrı bir anlam ekleyerek yaptığı sınıflandırma ile mükemmel bir şekilde örtüştüğü görülmektedir: edimsel, tanımlayıcı ve hukuki niteliği olan diğer tanımlayıcı metinler. Burada altı çizilmesi gereken şey, etki ve otoritelerinin atfedildikleri hukuk sistemine göre değişebilmekte olduğudur.

 

Yapı, atıfta bulunduğumuz metin türüne bağlıdır. Bu yüzden dilbilimciler hukuk metinlerini sınıflandırmayı gerekli görmektedirler. Otoriteden söz etmişken, kuralcı ve kuralcı olmayan hukuk metinlerini birbirinden ayırmak da bir sınıflandırma olabilmektedir. Kuralcı metinlerin “stricto sensu” hukuk metinleri olduğunu söyleyebilmekteyiz, örn. hukuk metinlerinin en önemli ve ayırt edici özelliğini (etki) taşıyan metinler. Hukuk metinleri hukuki etkiler yaratmayı amaçlayıp, hepsinin kendi basmakalıp formatları olan ulusal ve uluslararası kanunlar (anayasalar, yasalar, tüzükler, uluslararası anlaşmalar, planlar, sözleşmeler de dâhil), özel hukuk belgeleri (örn. sözleşmeler, tapular, vasiyetler), adli ve duruşmalarda oluşturulan belgeleri (örn. mahkeme kararları, dava dilekçeleri) kapsamaktadır. Şöyle ki, bu metinler, uygulama yoluyla pekiştirilmiş bazı yazılmamış kurallara cevaben önceden belirlenmiş bir yapıya uyma eğilimi gösterip, metnin dili gözetilmeksizin az çok aynı kalmaktadır. Bu yüzden çevirmenler hukuk metinlerinin biçimine aşina olmakla birlikte hukuki yeterliliğe sahip olmalıdırlar ve gerçek bir metin üreticisi olmak için metnin her bir parçasının işlevini göz önünde bulundurmalıdırlar. Sonuç olarak, çevirmenlerin görevi bir metin yazmak olduğu için, kaynak ve erek metin, aynı içeriği, anlamı ve amacı paylaşacak olsa bile, kaynak metinden bağımsız çalışmalıdırlar.

 

Kuralcı olmayan hukuk metinleri hukuk alanında yazılmış ama kesin hükmü olmayan tüm metinleri kapsamaktadır. Bunlar icra açısından değeri olmayan ve yorum aracı olarak kullanılamayan resmi olmayan kuralcı metinlerin çevirisiyle karıştırılmamalıdır. Bu arada, ikisinde de ortak olan özellik kuralcı değil de daha çok bilgi verici amaçtır.

 

Hukuk sistemlerinin özelliklerine bakılmaksızın, daha geniş ölçüde bakıldığında, hukuk metinleri genellikle ön, ana ve nihai hükümlerden oluşur. Metin ve dil, tam anlamıyla bağlantılıdır ve hukuk dilini dikkate almadan hukuk metinlerinden bahsetmek zordur. Bu yüzden, belirli bir paragraftaki eksiklikler dil sorunlarına atfedilse bile, bu durumda biraz düşünmek gerekmektedir. Tüm hukuk metinlerinin ortak özelliği belirli bir hedefe ulaşmayı amaçlayan dilin kuralcılığıdır. Yazının devamında göreceğimiz üzere, bütün ulusal yasama metinleri, uluslararası antlaşmalar ve sözleşmeler mükellefiyetlerin, yazılı izinlerin, yetkilendirmelerin ve/veya yasaklamaların temel hükümlerde ileri sürülerek zorla kabul ettirilmesi yoluyla tarafların davranışlarını düzenlemeyi amaçlamaktadır, örn. metnin üst kısmında. Dil aracılığıyla açığa çıkan hukukun kuralcı doğasının hukuk metinlerindeki hali normal bir söylem gibi gözükse de öyle değildir. Bazı imalar onları farklılaştırmaktadır. Hepsinden önemlisi bir etki üretmek amaçlanmaktadır. Bu, dilbilimsel şartlarda hukuk söylemlerini hukukun oluşturucusu yaparak, hukuki üretimlerin eyleyici güç tarafından yetkilendirildiği anlamına gelmektedir. Üçüncü bölümde daha ayrıntılı olarak ele alacağımız şeylerden birinden başlayacak olursak, hukuk kuralları genellikle iki kısımdan oluşur: kuralcı ve tanımlayıcı. Birincisi, farklı olmasını sağlayan, normu kapsayan ve daha çok hukuki içeriği veren hukukun kuralcı ifadesidir; diğer yandan birinci kısmın bulunduğu yerlerde anlatılmak istenilen vaziyetin tanımı da ikinci kısımdır. Dilsel olarak anlatmak gerekirse, hukuk faaliyetlerinin emir verme, izin verme, yasaklama veya yetkilendirme gücüne sahip olup olmadığını belirleyen hukuk beyanındaki esas eylemdir. Hukuk normlarının doğruluk derecesini azaltmak için, genellikle açık edimsel söylemler yerine imalı edimsel söylemler kullanılmaktadır.

 

Hukuk metinleri için yapılan bu varsayımları ele aldıktan sonra yaygın ve açıkça belli olan bir sonraki şey hukuk metinlerinin resmi tarzda yazılmasıdır. Bir hukuk öğretmeni ve hukukçu olan G. Cornu, Linguistique Juridique adlı eserinde, Bocquet tarafından ortaya atılan  ve kendisinin dilbilimsel özelliklerine dayanarak geleneksel söylemler eklediği hemen hemen aynı kategorileri tanımlamaktadır. Hukukla ilgili olarak, aynı temel kurallara cevap veren bir tür yasama sanatının varlığına işaret etmektedir: açıklık, özlük ve özetleme. Bu türden hukuki metinlerde kullanılan dil genellikle yansızdır ve bu elbette yasanın nesnel niteliği ile ilgilidir. Daha sonra G. Cornu, eylem veya yaptırımı cümlenin başında kullanmak, edilgen yapı kullanmak, pedagojik olarak tekrarlar, mutlak terimler ve artık bilgi kullanmak gibi gereken şeyleri vurgulamak için yasa koyucu tarafından kullanılan bazı biçemsel özelliklere odaklanmaktadır.

 

Bu, olayın sadece bir yönü olan dilsel bir sınıflandırmadır; En nizamlı olanı, metinlerin ait olduğu hukuk dalına dayanarak başka bir ayrım yapmaktır. Her alan (anayasal hukuk, ticari hukuk, idari hukuk, cezai hukuk, medeni hukuk, sözleşme hukuku, eşya hukuku, haksız fiil hukuku vb.) kendine özel dilini ve yazım tarzını geliştirmiştir. Ancak ne sadece dilbilimsel ne de hukuki bir bakış açısından düşünebiliriz. Çeviriyi yaparken, hukuk ve dil arasında olan, iki taraflı bir konuyla uğraşıldığı göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, hem kaynak hem de hedef metin (göreceğimiz üzere bu, dil, kültürel arka plan, hukuk sistemleri vb. için de geçerlidir)  dikkate alınmalı ve çevirmen metine hangi açıdan bakacağını bilmelidir. Hukuk metinlerinin amaçlarına göre hukuk çevirisi üç kategoride sınıflandırılabilir. İlk kategori, paralel  yasa metinlerinin oluşturulmasını içeren normatif amaçlar  için çeviridir. Kaynak metinle aynı kesin hükmü olan çeviri metni, hukuki bir değer taşıyacaktır. Bu, iki dilli ve çok dilli ülkelerdeki ulusal mevzuat ve çeviri düzeyinde uluslararası anlaşmalarda gerçekleşmektedir. Daha sonra göreceğimiz üzere, bunlar genellikle bir dilde hazırlanmakta ve sonra diğer dillere çevrilmektedir, fakat aynı zamanda Avrupa Yasaları’nda olduğu gibi, resmi dillerin her ikisi için de (ya da nadiren tüm dillerde) eş zamanlı olarak hazırlanabilmektedirler. Güvenilir olarak değerlendirilebilmesi için, bu metinlerin kanunla belirtilen tasdik sürecinden geçmesi gerekmektedir. Sonrasında tanımlayıcı işlevi olan bilgilendirici amaçlı çeviriyi  elde etmekteyiz. Tek dilli ülkelerin mevzuatlarının çevirileri bu kategoriye girmektedir. Kanun hükmüne sahip olan metin orijinal olarak kalırken, hedef metin, metni sadece bir veya daha fazla dilde erişilebilir kılmak için oluşturulmaktadır. Sadece referans olarak oluşturulmaktadır ve herhangi bir şeyi kanıtladığı iddia edilememektedir. Bu sınıflandırma, diğer iki sınıflandırmanın arasına yerleştirilebilecek hukuki ve adli amaçlar  için yapılan genel hukuki çeviri ile devam etmektedir: işlevleri aslında tanımlayıcı olmasına rağmen, mahkemede kanıtların bir parçası olarak kullanılabilmektedirler.

 

Görüldüğü üzere, bir metnin birden fazla dilde mevcut olması gerçeği, o metnin bir çeviri olduğunu, en azından resmi olarak, göstermemektedir. Kanada’da uluslararası hukuk metinlerinin ortak üretim olarak bilinen hem İngilizce hem de Fransızca dilinde yazılması, Avrupa Birliği'nin, metin yayınlandıktan ve yürürlüğe girdikten sonra metinleri çevirmemesi ve tüm resmi dillerinde  yazması gibi değişik durumlar bulunmaktadır. Bu nedenle bu metinler çeviri olarak kabul edilmemektedir ve tüm nüshaları için durum aynıdır. Ve her zaman çeviri metinlerin kanun hükmü bulunmamaktadır. Sadece bağlayıcılığı olmamakla kalmayıp, kanun hükmü ve bir anlamı olmayan uluslararası, ulusal ya da özel bir hukuk metninin çevirileriyle karşılaşabilmekteyiz. Bu metinler hakimler tarafından yorumlama için kullanılamamakta ve bir kişinin haklarına itiraz etmek için bu metinlere atıfta bulunulamamaktadır. Uluslararası bir anlaşma, metnin sadece o dili konuşanlar için erişilebilir olmaması adına bilgi amacı güderek herhangi bir dile tercüme edilebilir.

 

Buyurucu ve buyurucu olmayan metinler arasındaki ayrım çeviri için de geçerlidir. Bir sonraki paragraflarda ayrıntılı bir şekilde göreceğimiz üzere, çeviriler aynı konumda sahip değildir: bazıları, üretildikleri orijinal metinlerle tam olarak aynı hükme sahiptir, bazıları ise sadece bilgilendirme amaçlı oluşturulmaktadırlar. İşlevleri bağlam, alıcı ve hukuk sisteme göre değişmektedir.

 

Uluslararası Hukuk Belgeleri

BM Sözleşmesi’ne ilişkin Uluslararası Adalet Divanı Mevzuat'ının 38. Maddesi gereği, hukukun kaynakları: uluslararası sözleşmeler, uluslararası gelenekler ve medeni milletler tarafından tanınan genel hukuk ilkeleridir. Bunlara, hukuk sistemine göre farklı etki ve hükme sahip yardımcı araçlar dediğimiz doktrin ve içtihatlar eklenmelidir. Bunlar, hukukun genel ilkeleri ve özel yazılı olmayan kaynakları olduğundan dolayı, çalışmalarımızın amaçları için uygun değildir. Tam tersine, 38. maddenin içermediği bir kategori ile ilgilenmekteyiz, çünkü bu kategori dolaylı kaynakları içermektedir: önergeler, yönetmelikler ve uluslararası düzeyde bağlayıcı ve hukuki etkilerin üreticisi olduğu için kuruluşun temel antlaşmasının sağladığı üzere  uluslararası kuruluşlar tarafından verilen tüm belgeleri dikkate almaktayız. Buradan itibaren dördüncü bölümde anlatıldığı üzere, BM ve AB eylemleri üzerine odaklanılacaktır.

 

Uluslararası belgelere ilişkin sözcüklere baktığımızda, ne kadar önemli kelimelerin olduğunu ve yasal bir bağlamda bu kelimelere ne kadar dikkat etmemiz gerektiğini anlamaktayız. Yazılı uluslararası anlaşmaları ifade etmek için Türkçe’de kullanılan, üreticisine, konusuna, dâhil olan sözleşme taraflarına, geçerlilik süresine ve kapsamına göre nispeten değişik anlama gelen terimleri düşünmek bile bunun için yeterlidir: anlaşma, sözleşme, pakt vb. Terimler arasındaki küçük farklılıklar dikkate alındığında, bunların başka bir dile çevrilmesinin bir sorun olduğu apaçık ortadadır. Hukuk çevirisi ile ortaya çıkan sorunları anlatırken ayrıntılarıyla göreceğimiz üzere, zorluk hukuk dilinde değil, dilin türetildiği hukuk sistemindedir. Birkaç kaynaktan karşılaştırdığımızda, kaynak dildeki aynı terimin, hedef dilde birden fazla terime karşılık gelebileceğini veya tam tersinin olabileceğini görebilmekteyiz.

 

Antlaşmalar

Uluslararası anlaşma ile, örn. antlaşma hukuku hakkındaki Viyana Sözleşmesi’nin (23 Mayıs 1969 da imzalanıp 27 Ocak 1980’de yürürlüğe girmiştir) 2.maddesinde belirtildiği gibi, iki veya daha fazla şahsın, (devletler ve/veya uluslararası örgütler) gönüllü olarak antlaşmanın usul ve sınırlarına bağlı olduğunun yazılı olarak ifade edilmesinden bahsetmekteyiz. Uluslararası anlaşmalar, ahde vefa ilkesinden türetildiğinden ve iki sözleşmeye göre (1969'da Avusturya'nın başkentinde imzalanmış olan, yasaya uygunluk, usul, riayet, ön koşul, değişiklik, yorumlama, geçersizlik, fesih, tecil vb. ile ilgili bütün hükümleri içeren Antlaşma Hukuku Hakkındaki Viyana  Sözleşmesi ve 1986 yılında Viyana'da Devletler ile Uluslararası Örgütler arasında veya Uluslararası Örgütler arasında yapılan Antlaşma Hukuku Hakkındaki Sözleşme) düzenlediğinden dolayı kanun hükmünde kararname seviyesinde görülebilmektedirler.

 

Cao'nun belirttiği gibi, üç antlaşma kategorisi tanımlayabilmekteyiz: Bir sözleşmeye bağlı belirli bir örgütün/partinin tüm üyelerini bağlayan genel  ve çok taraflı antlaşmalar; devletler arasında işbirliğine dayalı bir mekanizma oluşturup belirli bir faaliyet alanını düzenlemek veya yönetmek için yapılan antlaşmalar ve iki taraflı anlaşmalar, örneğin iki taraf arasında imzalanan bir anlaşma .

 

Özel bir anlamları olmamasına rağmen paktın eşanlamlısı olarak genel bir anlam taşıyan terimler olarak sözleşme ve anlaşmayı yaygın olarak kullanmaktayız. Sözleşmeyi özel bir terim olarak ele alırken, Birleşmiş Milletler veya Dış Ticaret Örgütü vb. “uluslararası bir örgütün himayesi altında imzalanan belgelerden”  bahsetmekteyiz. Diğer yandan uluslararası anlaşma terimi, bir antlaşmaya göre resmiyet derecesi daha az olan bir belgeye atıfta bulunmaktadır. Ancak, ikisi arasındaki temel fark, anlaşmalar daha özel konularda (genellikle finansal) olma eğilimindeyken, antlaşmaların genellikle daha geniş konuları  kapsamasıdır.

 

Son olarak, bağlayıcılığı olmayan tüm belgeler, Uluslararası Adalet Divanı Mevzuatı'nın 38'inci maddesine göre, hukukun kaynaklarından sayılmamaktadır. Bunlar genellikle uluslararası kuruluşların (örneğin BM tavsiyeleri) ürünüdür ve genel olarak taraf devletlere davranış kuralları ve ahlaki öneriler sunarak, esnek hukuk olarak adlandırılmaktadırlar.

 

Anladığımız kadarıyla, antlaşmalarla ilgili sorun müzakereyle oluşmuş olmalarıdır. Tanım gereği antlaşmalara anlaşma denilmelidir, fakat çoğu zaman okuduğumuz şey “yazılı anlaşmazlık” tır. Tarafların ortak bir çözüm bulması ya da ortak noktada buluşması zor olup, taraflar genellikle fikir birliği sağlamak için tamlık ve netliği bir kenara koymaktadırlar. Bu yüzden uluslararası anlaşmalar belirsizlik ve iki anlamlılık ile nitelendirilmektedir. Bu arada, çevirmenler çeviri sırasında bu sorunları çözmemelidirler. Bu iki anlamlılık bir seçim sonucunda oluşmaktadır ve bir sonraki bölümde de detaylarıyla göreceğimiz üzere, kaynak metinde olduğu gibi erek metinde de sürdürülmelidir.

 

Hangi Dil Kullanılmalıdır?

Hiç şüphesiz uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalar en çok çevrilen hukuk metinleridir. Genel bir kural olarak, iki taraflı ve çok taraflı hukuk metinleri çok dillidir, çünkü devletler arasındaki eşitlik ilkesi ile tutarlı olarak, taraflardan birini desteklememek ve aynı zamanda “anlaşmanın taraf devletlerinin bağımsızlığının ve uluslararası antlaşmanın gerçekleştirildiğinin kabulünü göstermek”  istemektedirler. Bir tarafın, antlaşmanın resmi dili olarak kendi dilini kullanması, kültürel kimliğe sahip olmak demektir. Ancak, bazı antlaşmalar yalnızca tek dilde yazılmaktadır ve böyle durumlarda, genellikle İngilizce seçilmektedir.

 

Doğası gereği, antlaşmalar, çoğu zaman dil gözetilmeksizin yasal sistem açısından farklı olan birkaç devletin katılımını gerektirmektedir. Bu yüzden ulusal hukuk belgeleri antlaşmalara göre daha “teknik” olma eğilimindedir. Belirli bir hukuk sistemine atıfta bulunan ya da bunlarla ilişkilendirilebilecek terimlerin kullanımı, aslında, daha nötr çözümleri ya da ilgili tüm yasal sistemlerde ortak olan unsurları tercih etmektir. Yine de, tam olarak çakışan kavramlar bulmak zordur ve tartışmasız bir şekilde hukuk çevirisinin en sinsi tuzaklarından biri olan çeldirici ifadelere dikkat edilmelidir . Her halükarda, bu tür belgelerde öncelik, uluslararası uyuşmazlıklara, gereksiz davalara ve/veya hukuki belirsizliğe yol açabilecek iki anlamlılıkları ortadan kaldırmak için mümkün olduğunca karşılıklı uyumu sağlamaktır.

 

Bir anlaşmanın yasama süreci, anlaşmanın yapıldığı kuruluş aksini istemediği sürece, genellikle tarafların seçtiği dillerinden birinde yer alan diyaloğu (müzakere) kapsamaktadır. Bu dil genellikle çalışma dili olarak anılmakta ve ne olursa olsun metnin hazırlanacağı dil ve tarafların resmi dili olmaktadır. Gerçek şu ki, bir anlaşmanın, taraflarca kabul edildiği takdirde birden fazla resmi dili olabilmektedir. Resmi dil, anlaşmanın yazıldığı olduğu ve dolayısıyla hukuki sonuçların üretildiği dile denmektedir. İlgili ülkelerin birinin veya iki taraflı anlaşma durumunda her iki devletin veya taraflarca belirlenen üçüncü devletin dili resmi dili olabilmektedir. Ortak dil - resmi dil neredeyse bir kuraldır (Avrupa Birliği içinde çok dillilik), ancak: resmî dil, zorunlu olarak taslak aşamasında kullanılmamaktadır, aksine, aşama sürecinde bir dil kullanılırken, sürecin sonunda resmi olarak bir veya daha fazla dil eklenebilmektedir. Bu, çevirinin gerekli olduğu, ancak aynı zamanda, asıl metnin pozisyonuna geçtiğinde, çeviriden birini kaybeder, normatif bir metin haline gelip hangi açıdan bakılırsa bakılsın hukuki sonuçların (taraflar için hak ve yükümlülükler oluşturur) üreticisi olmaktadır.

 

Eşit Gerçeklik ve Eşit Anlam Olasılığı İlkesi

Bu konu ile ilgili, 1969 Viyana Sözleşmesinin, sözleşmelerin yorumlanmasına ilişkin, 33 (1) maddesinde bulduğumuz eşit gerçeklikte olma ilkesi antlaşmaları yorumlamada bize yardımcı olacaktır. Bir anlaşmanın iki veya daha fazla dilde doğrulanması durumunda, “her iki özgün metin de mahkeme tarafından yorumlama amacıyla bağımsız olarak kabul edilmekte ve muhtelif dil nüshalarını arasında belirsizlik veya metin çeşitliliği olması durumunda metinler (orijinal metin bile) geçerli olmamaktadır” . Mesele şu ki, makalede de belirtildiği üzere her dil eşit derecede buyurucudur. Taraflar aksini söylemedikçe hiçbir dil bir anlaşma yapılırken, özellikle metinler arasında çelişki varsa, diğer dilden üstün görülemez. Burada altını çizmemiz gereken nokta onaylı metinlerde şüpheye yer vermeden, farklı dillerdeki metinlerde bir düzen olup olmadığını bakmaksızın çeviri değil, “dil versiyonu”nuna odaklanmanın gerekliliğidir. Cümlenin en önemli kelimesi olan “onaylı ile” kastetmek istediğimiz şey tarafların kabul etmesi ile metinlerin hukuki değeri olmasıdır. Çevrilen nüshaları da aynı şekilde hukuki amaçlarla kullanılabilmektedir.

Eşit gerçeklik anlayışına bağlı olarak, onaylı olmaları aynı anlamda olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla çevrilen metinlerle orijinal metinlerin hukuki açıdan eşit olarak düşünülmesi aynı amaçla yazılmaları ve aynı etkiyi yaratmaları beklenmesi açısının hepsinin aynı anlama geldiği gerçeğini beraberinde getirmektedir. Ama bu metinler arasında iki anlamlılık veya çelişki olması bazı problemlere neden olmaktadır. Aslına bakılırsa bu metinlerin aynı anlamı içermesi zordur ve bu durum metinler karşılaştırıldığında kendini göstermektedir. Hâkimler bazen metnin farklı nüshalarını inceleyerek asıl metindeki ifadeyi çıkarmaya çalışmaktadır. Bu yüzden hangi metnin seçilmesi gerektiğine verilecek cevap için alınacak karar kolayca kararlaştırılamamaktadır. Ama şunu unutmamalıyız ki, eşit gerçeklik anlayışına göre tüm metinlerin aynı anlamı taşıdığı, aynı etkiyi yarattığı farz edilmelidir. Hiçbir zaman bir metin diğerine göre daha değerli tutulmamalıdır. Bu yüzden metinlerden birini seçmek bir fark yaratmamaktadır ve bazı avukatların da iki anlamlılık veya çelişki olmadığında karşılaştırma yaparak birçok metni incelemeleri yerine, bir metne sadık kalıp o metni aslı gibi değerlendirmelerini sağlamaktadır . Hâkimlerin işi, farklı dildeki nüshaları karşılaştırmak ve ortaya çıkan iki anlamlılık veya çelişkileri ortadan kaldırmak zorunda olduklarından dolayı zordur.

 

İşte bu durumda asıl sorun hangi anlamın asıl anlam olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle hakimler sözcükleri okurken o sözcükleri yazanın ne amaçla yazdığını hangi yöntemle anlamaya çalışmalıdır? Bütün metinler benzer anlamı taşımasına rağmen hâkimin vereceği karar hepsini çok iyi bir şekilde kapsamalıdır. Sonuca varmak için bir yöntem olmadığı gibi, benzer metinlerdeki hepsinin ortak noktasının nasıl bulanacağına dair kararı vermek tamamen mahkemeye bırakılmış bir şeydir . İfadesini Uluslararası Yüksek Mahkeme’ye dayandırarak Sarcevic şöyle söylemektedir: “Eğer tüm metinlerde diğer her şeyi kapsayan ortak bir ifade varsa o ifade seçilmelidir.” 33.made’nin 4.paragrafında bu sorunu çözmek için bilgi verilmiştir: birden fazla antlaşma nüshasını karşılaştırma sonucu çıkan iki anlamlılık ve çelişki sorunlarını düzeltmede antlaşmalar üzerinde önceden bir çalışma yapılmış olmalı ve bu şekilde bir yol izlenmelidir. Eğer bu ön çalışma yapıldıktan sonra hala sonuca varılamıyorsa anlaşma içeriğine göre veya amacına göre başka bir şekilde yorumlanmalı ve bir karara varılmalıdır.

 

Anlaşmayı yorumlamak için anlatmanın genel kurallarını (yorumlama sırasında nelere dikkat edileceği örneğin; bağlam, taraflar arasında, eğer varsa, önceden yapılmış anlaşmalar) ve diğer ek yorumlama araçlarını belirlemeden bahsedilmiştir. 34(4). maddenin sorunları çözmediği, yorumlama yaparken tam belirli yöntemleri olmadığı iddiasıyla bazı eleştiriler süregelmiştir. Hatta asıl metne verilen önem artmaya başlamıştır. Hâlbuki 33.madde bu durumu önermemekte ve hatta yasadışı olduğunu belirtmektedir.

 

Metinsel Özellikler

Devletler (ve uluslararası kuruluşlar), yükümlülükler üzerinde kendilerine en uygun şekilde anlaşmakta serbesttirler. Uluslararası anlaşmalarda metinsel özellikler bakımından sabit bir kural yoktur ancak teamülen devletler antlaşmalara sözleşme benzeri bir biçim veren bir modele uyma eğilimi gösterirler. Uluslararası antlaşmaları amir hukuki araç olan 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, inceleyeceğimiz bileşenlerin tümünü açıkça sergileyen bir model olarak ele alınabilir. Cao'nun Translating Law (Hukuk Tercümesi) adlı eserinde gösterildiği üzere antlaşmalar aşağıdaki unsurları sunmaktadır:

  • Başlık
  • Dibace / Önsöz
  • Asli hükümleri kapsayan maddeler
  • Son hükümler
  • Bir tasdik hükmü ya da şahadetname ve imza hanesi;
  • Protokol, mektup teatisi, toplantı zabıtları veya programları içeren ekler. Bir antlaşmayı oluşturmak üzere karşılıklı nota teatisi ...

 

Özel hukuki metinlere gelecek olursak tarafların belirli bir modele sadık kalması durumunda, yapı aynı içerik değerlerine sahip olmaktadır. Bileşenleri kısaca analiz edelim. Okuduğumuz metnin derhal teşhis vasıtasından başka bir şey olmayan başlığını bir kenara bırakırsak, dibace ya da diğer bir deyişle önsöz, "Yüksek Akit Tarafların isimlerini, nedenlerini, tam yetkili temsilcileri, yetki teatisi ve gözden geçirilmesini ve mutabakat hükmünü" içerir. Başka bir ifadeyle antlaşmanın arka planını, niyet ve maksadını açıklar. Sonuç olarak da yorum sürecinde hâkimler için çok yararlı bir araç teşkil eder. Her bir bileşeni daha anlaşılır hale getirmek için görsel olarak ayrı cümleler halinde yazılsa bile genellikle tek bir cümle olarak ifade edilir ve antlaşmanın ana hatlarını ortaya koyan (antlaşmanın üzerinde anlaşıldığını ifade eden veya içeren) yarı sabit bir formülle biter. Örneğin; genellikle tanımları, tarafların haklarını ve yükümlülüklerini içeren sözde maddi hükümler, yaptırım ve ihtilafların çözümlerini, tıpkı ulusal mevzuatta olduğu gibi, daha önce 1.1'de söz edildiği üzere açıklayıcı ve kural koyucu bölümleri içerir. Bizim çalışmamıza özgü ve bağıntılı olan kısım son hükümlerde yer alır. Antlaşma metninde yapılması muhtemel değişiklikler, ihtilafların çözümü, eklerin statüsü, imza, yürürlüğe girme, tasdik, tağyir vb. gibi kuralların yanında, son hükümler genellikle antlaşmanın yazılı olduğu dilleri ve her dildeki nüshanın eşit derecede geçerli olduğunun altını çizen sahih metin hükmünü içerir. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin 85’inci ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin 320’nci maddeleri buna örnek olarak verilebilir.

 

Tercüme edilen metnin sahip olduğu rol ve kazandığı meriyet ele alındığında, çevirmenlerin yapmış olduğu çalışmaların doğruluğunu tasdik eden birkaç söz söylenmelidir. İkili anlaşmalarda doğrulama, antlaşma sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun nedeni gelecekte her dildeki nüshanın tamamen uyumlu ve dolayısıyla eşdeğer olduğu hususunda "tarafsız teyit" sağlayan yorumlama sürecinde, gelecekte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları en aza indirgemektir. Bu aşamada tercüme edilen metnin hukuki olarak karşılığının tam anlamıyla aynı olduğundan emin olmak maksadıyla hukuk danışmanlarından istifade edilmektedir.